Wednesday, 15 January 2014

QUIS CUSTODIET IPSOS CUSTODES

Polislere kim bekçilik edecek

Yıllar önce iş yerimdeki şirket arabasına, çarşıda park halindeyken bir araba çarpmıştı. Çalışanımız hemen beni telefon ile aradı. Kendisine bir şey olmadığına sevinip, polis çağırmasını ve bizler de arabayı çektirmek için gerekeni hemen yapacağımızı bildirdik. Tesadüf bu ya, çarpan araç polis otosu imiş. Geniş bir bulvarda “U” dönüşü yapmak isterken iyi alamamış ve duran arabamıza çarpmıştı. Doğal olarak ta %100 suçlu idi.

Ancak çarpan polis olunca durum değişiyor. Önce böyle kazalara normal trafik polisleri bakmıyor. Daha üst rütbeli polisler tutanak tutuyor ve karakola bırakıyor. Bizim kazada da böyle oldu. Ancak sigortaya verilmek üzere kaza raporunu almak istediğimizde biraz şok olduk. Öncelikle komiser kaza yapanın fakir biri olduğundan başladı ve normal bir rapor verirlerse polisin bunu ödeyecek durumu olmadığından ve bizden bu konuda yardım beklediklerini belirttiler. Yani polis aracındaki hasarı da bizim karşılamamızı beklediklerini ima etti. Uzatmayayım yakamızı karakoldan zor kurtardık…

Yıllar önce yine şirket olarak dolandırıldık. Savcının bizim hakkımızda yazmış olduğu iddianameyi okuduğumuzda küçük dilimizi yuttuk. Haksız bir mahkemeyi kaybettik. Çok mağdur olduk. Hani derler ya “ hırsızın hiç mi suçu yok” .. Yokmuş meğer.

Son günlerde politik gündemi fazlaca işgal eden biraz bu. Türkiye’de maalesef adalet mekanizması hiç iyi çalışmıyor. En kötü anlaşma en iyi mahkemeden iyidir deniyor ya! Aslında acınası bir durum.

Politikacılar,  farklı yöntemlerle rakiplerini alt edilmeye çalışılıyorlar. Balyoz , Ergenekon davaları, sonu gelmeyen tutukluluk süreleri… Sümen altı edilmeye çalışılan Hrant Dink davası . Deniz Feneri dosyası … Rüşvet  ve yolsuzluk operasyonları. Paralel devlet yapısı. Cemaat ve Hizmet oluşumları.  Ne yaptığını eskiden umursamadığımız HSYK … Medya üç blok olmuş…Yandaşlar, cemaatçiler  ve hükümet karşıtları. Kıyasıya bir karalama kampanyası sürüyor…Savcılar ve emniyet mensupları bile karşı karşıya.

Belediye ve cumhurbaşkanı seçimleri yüzünden kimse kimsenin göz yaşına bakmıyor. Ve her zamanki gibi kurunun yanında yaş da yanıyor. Hükümete göre savcılar “çok manidar” karşıt bir savaş içerisinde…

Zor soru şu… Adalet mekanizmasını yanlış yapmaz mı ? Yaparsa kim denetleyecek ?

Adalet birgün herkese lazım olur” deyişini bilirsiniz…

Bu ülkede, her defasında seçimle olmak üzere , toplam 10 yıl başbakanlık yapan insan dar ağacına gönderilmedi mi? Sonra da yanlışlık yapıldığının farkına varılıp iadeyi itibar edildi. Hatta İzmir hava limanına adı verildi.  Demek ki devletin en yüksek kademesinde bile olsan memlekette adil bir yargıya ihtiyaç var.

Son on yıldır Türkiye’de halkın %50 desteğini alanlar diğer %50’yi çok dikkate almadı. Tek başına iktidar olan hükümet, -halkın çoğunluğu arkamda , her istediğimi yapabilirim-  düşüncesiyle hareket etti.

Neticede günümüzde yaşananlar çok rahatsızlık verici. Dileyelim ki bu kaosun sonunda , daha adil ve bağımsız bir yargı sistemine doğru evrilebilelim.
Bu da bizim gibi azınlıklar için bir kazanım olacak…

Avram Aji

11.01.2014   

ANDIMIZ

Oldum olası bu ilkokul andımızı hazzetmezdim. Kaldırıldığı iyi oldu…Demek ki hazzetmeyen de sadece ben değilmişim.

Ant” kelimesinin çocuk nasıl anlasın. Yemin deseniz belki daha kolay idrak edecek. Çocuk herkesin önünde “Ben şu davranışlarda bulunmaya  kendi kendime karar verdim. Sizler de şahidim olun.  Yapmazsam sizlere karşı çok utanacağım”  . Gerçi o yaştaki öğrencilerin kendi kendine bu kararları alacak bilinç seviyesine ulaşmasına imkan yok.

And metni de 1933 de Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayınlanıyor.

Nasıl başıyordu?

Türküm !

Ben mi?  Çok emin değilim !   Yani aslında YAHUDİ’yim .. Cümle alem beni böyle görüyor. Yahudi anadan doğanlar otomatikman Yahudi olmuyor mu?  Yoksa MUSEVİ mi desek?  Daha pasifist ... Nüfus cüzdanlarımızda öyle yazıyor. Musevi kelimesi için bu coğrafyada Yahudi kelimesinin -çok uzun bir süre- küfür olarak addedildiği ve kullanıldığı yıllarda icat edilmiş diyenler de var. . Sevan Nişanyan’ın etimlolojik sözlüğünde; kökenini Arapça olarak belirtmiş ve  “Musavi” olarak telaffuzunu yazmış. Halbuki musavi /müsavi ayni hizada manasında diye biliyorum.  

Türk Dil Kurumu şimdilerde karşılığını “Musevi =Yahudi” demiş ve konuyu kapatmış. Tüm eski baskılarındaki “çirkin” açıklamaları silmiş…   

Geçenlerde Suriye’den kaçan bir iş adamı ziyaretimize geldi… Bizim nüfus cüzdanlarımızda “dinimiz” de yazar dedim inanmadı. Çıkarıp gösterdim. Hayretler içerisinde kaldı. 

Andımızda belki  “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım” deseydik daha doğru olacak idi sanki … Sınıflarımızdaki Rumları , Ermenileri ve dahi Levantenleri de kapsama alanına alacaktı en azından… Sabetayistlerin de mağduriyetleri de bir nebze giderilebilecekti…

Dönelim  andımıza…İkinci kelime ?

Doğruyum !

İlk okul çocuğunun “doğruyum” kelimesini de anlamasına imkan ve ihtimal yok...Çok filozofik…. “Dürüst” kelimesinin yerine düşünülmüş herhalde… Yalan söylemem … İnsanlara karşı eşit ve hakkaniyetle yaklaşırım. Yaptığım işlerde kimseyi aldatma çabası taşımam…

Türk Yahudilerinin dürüstlüğü konusunda Türklerin düşünceleri farklı. Kimileri ticarette Yahudilerin dürüstlüğünü ve düzgünlüğünü öve öve bitiremez. Benim yüzüme karşı bile, yüzlerce defa “sizlerin ticareti çok düzgün ve güzeldir, herkese tercih ederim” diyenler de var.

Ancak başka bir yaygın kanı “Yahudi kurnazlığı” deyimi ile özdeşleşmiş biraz “komplocu” , biraz kıvrak zekası ile karşındakini “aldatma çabası içerisinde olan” bir ırk olarak düşünenler de var. Bu genelde Yahudiler ile hiç karşılaşmamış, ticaret ve komşuluk yapmamış kişilerin genel kanaatidir.  Binlerce yıldır dünyanın  muhtelif yerlerinde hep azınlık olarak yaşadığımızdan ve de genellikle hor görülüp aşağılandığımızdan , kolayca günah keçisi haline getirilmişliğimizdendir. Hele “komplo teorisyenlerine” hayal güçlerini zirve yaptırmışızdır..

Tarih incelendiğinde, Yahudiler bulundukları ülkelere en iyi entegre olan topluluktur.  Ne Avrupa’da , ne de Osmanlı’da bir devlet kurmak üzere veya siyasi bir menfaat sağlamak üzere isyan girişiminde bulunulduğumuz veya düşmanlar ile işbirliği yaparak, mevcut yönetimi arkadan vurduğumuz hiç duyulmamıştır.

Üçüncü kelime “Çalışkanım !”

Coğrafyamızda ,Yahudilere birçok sıfat yakıştırmışlardır ( pis , pinti gibi… ) ama ne mutlu ki tembel dememişler.. Hatta ve hatta gerçekten analarımız ev işlerinde  ,dedelerimiz babalarımız iş hayatında ziyadesiyle çalışkandılar…

Cumhuriyet tarihi boyunca tehcire maruz kalmış,(1934 Trakya olayları ) adaletsiz vergilerle sermayeleri elinden alınmış (Varlık vergisi ) , “yedek asker” taburları oluşturma kisvesi altında çalışan Yahudi erkekleri işlerinden güçlerinden alıkoyup -Nafia-Amele- Taburları oluşturarak- batmalarına sebep olmuş, 6-7 eylül kışkırtması ile yağmalanan azınlıklar karşısında gözümüzü korkutmamış olsalardı Türkiye kökenli  birçok “uluslararası” şirketin sahibi olabilirdik…

Küçüklerimi korumak,  büyüklerimi saymak…” Bunlar güzel lafügüzaf… Büyüklerimizi de sadece ve sadece bizden büyük oldukları için saymak niye ? Kendini yontmuş, çevreye ve insanlığa faydası dokunan insana canım feda. Elini eteğini öpeyim! Gösterdiği yoldan gideyim. Andımız “yaşlılara yardım et” dese, derim ki “Avram sen de bir gün yaşlanacaksın, gençler bu son demlerinde, elinden tutsun”.

“Yurdumu ,milletimi, özümden çok sevmektir” . Daha İlk okuldan milliyetçilik, ulusalcılık ve faşizm aşılanıyor sanki. Başka milletleri sevme diyor... Onlar düşman -tu kaka-. Bu düşünce geçerli ve doğru olsaydı Avrupa Birliği kurulabilir miydi…

Ülkün yükselmek  ve ileri gitmektir”….

Varlığım Türk varlığına armağan olsun”…  Ben Yahudiyim; benim varlığım da Yahudi varlığına armağan olsun desem ?

Atatürk’ün gençliğe hitabesinden alıntılanarak 1972’de bir ilave yapılmış. Benim çocukluğumda yoktu…

Ey Ulu Atatürk, açtığın yolda , kurduğun ülküde, gösterdiğin amaçta hiç durmadan yürüyeceğime and içerim. Ne mutlu Türküm diyene !

Sevan Nişanyan’ın gençliğe hitabesindeki şu son paragrafı daha anlamlı buluyorum.. Ve bin defa yeğliyorum.

Hayatın boyunca, insanlara güzelliği, aklı ve adaleti öğretmeyi görev bileceksin. Bilgin varsa, bedel beklemeden paylaşacaksın. Buna imkân ve şeraitin müsait değilse, yanındaki üç veya beş kişiye katıksız sevgini vermeyi deneyeceksin; onların hayat yükünü bir nebze hafifletmeye çaba göstereceksin. Bunu yaparken Türk mü, yoksa Hindu mu, Yamyam mı diye sormayacaksın”.

Buna ant içilir!

Avram Aji

11.01.2014

TAZMİNAT


İkinci dünya savaşında 25 milyon asker ve 41 milyon sivil ölmüş…6 milyon da Yahudi tabi… İnanılmaz bir sayı. Dünya nüfusun o tarihlerde 2 milyar olduğu göz önüne alındığında , % 4’ü yok olmuş. Muazzam bir kayıp. Akıl tutulması dedikleri herhalde bu.  

Toplamda ölen 73 milyon insanın mal mülk varlıklarına ne olduğu önemli ? Birileri bundan istifade etti mi? Tabiki evet… İsviçre bankalarındaki sahipsiz hesaplar üzerine ne kadar çok spekülasyonlar yapıldı belki duymuşuzdur.

Kayınvalidemin çok acıklı Fransa yaşantısını belki duymayanınız vardır. İkinci dünya savaşın esnasında Paris’te yaşıyordu. Eşini Gestapolar 1941 yılında Yahudi olduğundan dolayı Auschwitz’e gönderdi.Ve bir daha haber alınamadı.  Kayınvalidem Türk Pasaportlu olduğundan mucize eseri hayatta kaldı.

Yıllar sonra Israil’den gelen bir haber ile , soykırıma uğrayanların Almanya aleyhine tazminat talebinde bulunabileceklerini öğrendik. Kayınvalidem ilk eşinin tüm kimlik bilgilerini ve çok uzun yıllar Paramount şirketinde çalıştığını bildirdi. Kayıtlar bulundu.2000’li yılların başında yaklaşık 25bin Euro gibi bir tazminat parası eline ulaştı.

Eşini kaybetmiş olmasının acısını dindirdi mi? Hayır !Savaş yaralarını unutturdu mu ? Tabiki hayır. Ama …Hayatını allak bullak eden bu olaydan dolayı uğradığı zarar – belki geç te olsa – kısmen telafi edildi.Hayatının son demlerinde bir yaraya merhem oldu diyebilirim.

Tazminat Arapça kökenli bir kelime… Zarar karşılığı ödenen para… Hasarı telafi etme. Ziyanı giderme..
Almanyanın, savaş mağdurlarına,  60 milyar dolar karşılığı bir ödeme yaptığı bilgileri var internette. Bu paranın bir kısmının fabrikalarında köle gibi çalıştırdıkları insanların -emeklerinin  karşılığında- sözü geçen  fabrikalardan da tahsil edildiği bilgisi var.

Tazminat , tarihle yüzleşme, suçu kabul etme, özür dileme, üzüntüyü paylaşma anlamına geliyor. Hayatta kalan insanların kinini belki biraz söndürüyor. Belki psikolojik olarak biraz rahatlamasına sebep oluyor. Kafalarındaki “bu yaptıkları yanlarına kar kalmadı” düşüncesi yaratıyor. Kalan günlerini biraz daha huzurlu yaşamalarına sebep oluyor.

Türkiye’nin 2. Dünya savaşındaki bu yıkımdan çok aşırı etkilenmemiş olması bir mucize.

Ancak -Türk Yahudileri hiç zarar görmeden atlattı- algısının da yanlış olduğunu belirteyim. Hatta sadece Yahudiler demek yanlış olur.. Ermeniler ve de Rumların da nasiplerini aldıkları biliniyor.

Dedem Aşkale’ye çalışmaya gönderildiğinden annem okulunu terk etmek ve çalışmak zorunda kalmış. Her iki dedemin ödediği Varlık Vergisi meblağları uçuk kaçık. Büyük yıkıma uğramışlar. Servetlerinin tamamını kaybetmişler.

Sonuç olarak 2. Dünya savaşı esnasında Türkiye içerisindeki azınlıklar önemli bir bedel ödemişlerdir. Belki birçoğunun hayatları değişmiş. Korkudan ilk fırsatta –düzenlerini bozup- yurtdışına göç etiler.. Birçok akrabamın İsrail’e göç etme nedeni sadece ve sadece burada yaşadıkları olumsuzluklardır.

Neticede bu suçu işleyenlerin bugüne kadar tarihle yüzleşerek, herhangi bir tazminat  ödeme , üzüntüyü paylaşma , özür dileme girişimi söz konusu olmamıştır.

İnkar et,  tarihi olayları saptır , özür dilemekten ve tazminattan kurtul politikası sonsuza dek sürer mi ?

Avram Aji
25.12.2013


Friday, 18 October 2013

NE KADAR DEMOKRASİ

Son Mavi Marmara gemisi ile çıkan vaveyla , Türkiye’nin  ne kadar demokratik olduğu sorusunu sordurttu. İsrail konsolosluğu önünde, içeride-kileri linç etmek için sürekli taciz ederek bekleyen güruh tüyler ürpertici idi. Kendi ülkemizde yabancı temsilciliklerin can ve mal güvenliğini bile sağla-makta zorlanıyoruz. Bunlar başka ülkede de olmuyor mu diye sorabilir siniz? Ama gelişmiş Avrupa ülkelerinde böyle bir taciz olayı yok. Ayrıca her iki tarafı da savunanlar ayrı ayrı fikirlerini beyan edebiliyorlar.

Hatta daha da ötesi, İsrail’de, Mavi Marmara saldırısını kınamak için, ellerinde Türk bayrakları ile yürüyüş yapan insanlar vardı. Türkiye’de de ellerinde Filistin bayrakları ile çokça gösteri ve yürüyüşler yapıldı. Bu  mitingleri kimlerin düzenlediği hakkın-da az çok bir fikrimiz var. Hatta ve hatta dışarıdaki bir ülkeden provoke edildiğini  tahmin edebiliyoruz.

Miting ve gösteri yürüyüşleri demokrasilerin vazgeçilmez bir unsuru… Bir fikriniz var ve beyan etmek için yürüyorsunuz…Ancak karşı fikirli birinin bu ortamdaki  hakkı nedir diye sorgulayan mı var ?

Mavi Marmara saldırısında İsrail’in Türkiye’nin tacizine boyun eğmeyeceğini tahmin ediliyordu.  Hamas’ı bir terör gurubu olarak tanımlayan bir ülke onu desteklemeye gelenleri herhalde bando mızıka eşliğinde karşılamayacaktı! Yine de elim ancak ucuz atlatılmış bir olay diyorum.

Ben, IHH yöneticilerinin beğenmediğim bu davranışlarını kınama amacı ile elime İsrail bayrağı alıp Ankara’daki Filistin Büyükelçilik önünde bağırıp çağırma şansına sahip miyim ? Türkiyenin muhtelif yerlerinde işyeri ve evlere Filistin bayrağı asıldı. Gazze savaşında İstanbul’da Israil Konsolosluğu-nun bulunduğu sokağa dev gibi bir Filistin bayrağı asılmış idi. Kim Filistin Büyükelçiliğinin bulundu-ğu sokağına ya da evinin balkonuna bir İsrail bayrağı asma cüretini gösterebilir.

Neticede Türkiye’de vatandaşların hepsi  tüm fikirlerini beyan etme imkânına sahip değil sonucuna ulaşıyoruz. İsrail ve antisemitizm belki uç bir örnek olabilir ama buradan hareketle Türkiye içerisinde hükümet politikası dışında bir fikri olanların ne kadar baskı altında olduklarını gözlemleyebiliyoruz. Örneğin Alevilerin ve Kürtlerin kendi fikirlerini beyan etme konusunda hala baskı altında olduklarını söylemek istiyorum.

Roma’da her Hanuka bayramında şehrin göbeğine büyük bir hanukiya konuluyor ve her akşam törenle yakılıyor.Kendinizi düşünebiliyor musunuz Konak saat kulesinin yanında veya Cumhuriyet Meydanın-da bir hanukiya’yi yakarken !

Geçen ay esir İsrail askeri Gilad Shalid’in kurtarıl-ması için İtalya da eşzamanlı birçok şehirde yürü-yüş yapıldı. Böyle bir şeyi Türkiye’de düşünmek için bile henüz çok erken.

Ancak iyi şeyler de olmuyor mu, bardağın dolu tarafında ne var diye de düşünebiliriz. Son aylarda radyo  ve televizyonlarda Ermeni ,Alevi ve Kürt sorunları ile ilgili kıran kırana seyreden açık otu-rumlar en azından bu konuda da bir şeyler düşünülmesi gerektiğinin anlaşıldığının bir göstergesi.

Bazen de ticari menfaatler sağlanması için yapılan şeylerde var. Haziranda bir turist kafilesini Selçuk’taki  Meryem Ana Kilisesinin bulunduğu dağa çıkardım. Yolun üzerine kocaman bir bronz Meryem Ana heykeli dikilmiş. Alaçatıdaki kiliseden bozma cami tekrar kilise ve de cami olarak kullanılmak üzere restore ediliyor. Sıvaların altından Hz. İsa ve Meryem Ana freskleri ortaya çıkarılmaya çalışılıyor. Bu kadar sağcı bir hükümetin zamanında bunların olması inanılmaz.Ama çok çok küçük düzenlemeler bunlar.

Son günlerde ard arda gelen PKK saldırıları  ile yükselen tansiyon bir Kürt-Türk iç savaşının ilk sinyallerini veriyor gibi ne yazık ki. İnşallah yanılıyorumdur…

Avram Aji
30.07.2010


CULTURA

Nedir “kültür” dediğimiz? Aile kültürü , toplum kültürü, ulus kültürü, din kültürü…

Uzun yıllar içerisinde bireylerin  ve toplumların çeşitli olaylar karşısında geliştirdiği refleksler, duygular , hareketler , davranış biçimleri, gelenekler ve  görenekler , kısacası özgün bir  yaşam ve düşünce biçimine kültür diyoruz.

Dünya üzerinde tek bir Yahudi kültürü yok tabiî ki. Diaspora’da yaşayan bizlerin ister istemez beraber yaşadığımız diğer kültürlerle etkileşimimiz geçmişte söz konusu olmuştur gelecekte de olacaktır. Bu kaçınılmaz.

Eskiden duyardım bir “İstanbul Efendisi” tanımı var idi. Çok az da olsa birkaç tane insanla tanışma imkanım olduğu için şanslıyım. Giyiminden , konuşmasına, kelime haznesine , insanlar karşı davranışlarıyla  hemen fark ediyorsunuz. Askerdeyken önümde bir İstanbullu bir delikanlı vardı. Şahane bir çocuktu. Her banyoya gidişimizde elinde bir küçük fırça . Dayanamadım sordum. Tırnak fırçası ile hayatımda orada tanıştım.

Yahudi kültürümüz nelerden oluşuyor diye  biraz kafa yorsak ne kadar zengin olduğunu hemen ortaya koyabiliriz.

Bar Mitzva , Bat mitzva törenlerimiz, tevila ve kezada da dahil olmak üzere etkileyici düğün ritüelimiz. Pesah ve Rosh Hashana başta olmak üzere bütün ailemizi topladığımız bayramlarımız . Ladino veya Judeo espanyol diye adlandırdığımız lisanımız. Avrupa’da keza Yidiş lisanı. Bunlara bağlı edebiyatımız. Özdeyişlerimiz , atasözlerimiz, Salamon, Mişon ve Rebeka fıkralarımız, “Arvoles” gibi “Adio Kerida” gibi şahane folklorik şarkılarımız.. Özgün Yahudi mutfağımız, tomat reynadolarımız, fritadalarımız, alburniyamız ,roskamız, boyozlarımız , bimueloslarımız , sodramız … Saymakla bitemeyecek kadar çok büyük bir kültür mirası bu omuzlarımızda taşıdığımız.

Ancak biz Yahudileri daimi düşman olarak gören, her aksiliğin altında  bizleri suçlayan, akla mantığa sığmayan komplo teorileri üretenlerin sayısı yeryüzünde ne kadar fazla olduğunu hayretle izliyoruz. Daha da acısı ırk düşmanlığına  dinsel öğeler de katan köktendincilerin durumudur pek tabi. Bunların hepsi bizleri ziyadesi ile üzüyor.

Her ırk , her toplum gibi bizim de içerimizde yanlış yapanlar yok muydu ? Tabi ki vardı … Ama bir Hitler çıktı diye Almanların tümünden; Japonlara atom bombasını kullanan Amerikalıların tümünden nefret etmemiz mümkün değil.

Yüzyıllar boyunca diasporadaki Yahudiler süregelen Yahudi nefret ve düşmanlığını yok etmek ve zengin kültürümüzü bütün güzelliği ile korumak için mücadele verildi. Bu kısmen başarıldı  kısmen de başarısız kaldı.

Dennis Parger’in Yahudi düşmanlığının köklerini araştırdığı güzel bir kitabı var. Yüzyıllar boyu dünyanın çeşitli yerlerinde ortaya çıkan nefret duygusunu enine boyuna incelemiş. Kitabın sonunda beş ayrı yol izleyebileceğimizi düşünmüş.

Birincisi topluca asimilasyon. Tabi bu koca bir kültürün yok olması anlamına geliyor. Gerçi Naziler toplama kamplarına atalarında Yahudi kökeni olanları bile gönderdiler.

İkincisi Siyonizm. Tüm dünya Yahudilerinin İsrail’e göç etmesi. Fiziksel olarak mevcut İsrail toprakları dünya Yahudi nüfusunun hepsini barındırmaya yetmeyeceği aşikar.

Üçüncüsü yabancıları aramıza kabul etmek. Dünyanın birçok yerinde karışık evliliklerden doğan insanlar var bunlardan isteyenleri Yahudi olarak kabul etmek. Eski komünist ülke Yugoslavya’nın şimdiki parçalanmış ülkeleri olan Sırbistan’da Makedonya’da bu uygulama mevcut. Böylece dünya Yahudi nüfusunun daha hızlı  artması ve daha güçlü olmamız mümkün. Ayrıca üstün ırk olduğumuzu düşünüp bizden nefret edenleri yıldırmış olabiliriz.

Dördüncüsü Yahudi düşmanlığı ile tüm gücümüzle savaşmak. Bu fiziksel mücadeleyi içerecektir siyasi mücadeleyi de…

Beşincisi dünyaya  güzelim Yahudi ahlak sistemini,insana  ve insanlığa ne kadar  değer verdiğini   tüm dünyaya anlatmak .Bu belki bizim en büyük eksikliklerimizden biri. Demokrasilere hep örnek gösterilen  Antik Yunan’dan binyıl  öncesinden biz Yahudilerin  – öldürmeyeceksin, çalmayacaksın, yalan yere şahadet etmeyeceksin gibi  çok temel ahlak sistemimiz nedense çok ön plana çıkarılmaz.

Dennis Prager’in dikkate almadığı ancak Hasidik Yahudilerin geleneksel olarak çok çocuk sahibi olarak Yahudi nüfusunu arttırma çabaları de bir çözüm müdür bilemiyorum.

Genelde Yahudi düşmanlığı ve nefreti biz Yahudilerin problemi gibi düşünülür. Bizlerin Ermeni ve Çingene topluluklarının problemini çok üzerimize almadığımız gibi.  Ancak bu bir ahlak ve moral anlayışının eksikliğinden başka  bir şey değildir.

Sadece Türkleri örnek almak istesek bugün Almanya’da yaşayan nerdeyse üçüncü nesil işçilerimiz var. Artık onların Türkiye’ye dönme gibi bir niyetleri yok.  Bir çoğunun ana dili bile Almanca olmuş. Eski Osmanlı topraklarında kalmış olan  Türklerin de durumu pek parlak değil. Seksenli yılların ortalarında Bulgaristan’dan kaçan 300.000 Türk göçmeni unutmamız mümkün mü?

Kıbrıs Türkleri siyasi olarak çözüme ulaştırılamamış başlı başına kangrene dönüşmüş bir problem . Türkiye’nin belki de AB’ye girememesi önündeki en büyük engel.

Halen Suriye’de ,Bulgaristan ve  Yunanistan başta olmak üzere Balkan’larda yaşayan Türkler o ülkelerde azınlık haklarına sahip olmak ve etnik kimliklerini korumak için mücadele veriyorlar. Ayrıca Osmanlı mirası sanat eserlerinin de bekçisi durumundalar.

Avram Aji

30.07.2010

HARA KİRİ

HARA KİRİ
  
Yeni demokrasi paketimiz açıldı, hayırlı ve uğurlu olsun. Ha bugün açıklanacak, ha yarın açıklanacak, içeriğinde şu olacak , bu olacak , yok İmralı ile mutabakata varıldı, yok Kandil’e çıkıldı derken Başbakanımız kendi ağzıyla bu paket için Dağ fare doğurdu diyecekler dedi ve “netekim”(!) öyle oldu.

Paket açıklandıktan sonra hayatımızda ne değişti? Şimdilik hiçbir şey tabi ki,  ama ilerisi için bir umut besleyebilir miyiz ?Gelelim benim açımdan ne olduğuna?

Birincisi hükümet mevcut anayasanın ve kanunların yeteri kadar demokratik olmadığını tescil etti. En azından herkese eşit mesafede duran bir demokrasinin olmadığının altı çizildi. İkincisi nefret suçu ve ayırımcılık ile ilgili mevcut kanunlardaki cezaların “hafif” olduğunu kabul etti… Sünni Müslümanlığın dışındaki inanışların da ciddiye alınması gerektiğini anladıklarını belirtti.

Bazı maddeler ise mevcut uygulamanın yasal zemine oturtulmasından başka bir şey değil. Partilerde eşbaşkanlık , farklı dillerde propaganda bunlara örnek teşkil ediyor.

Bu paketle yapılan çalışmalar zannetmeyin ki -oy kaybına uğrayacak olsak bile-  bizleri daha demokratik ve adil bir yönetime kavuşma iç güdüsü ile yapılmıştır… Tam tersine yaklaşan seçimlerde hangi muhalefet partisinden ne kadar oy kapabiliriz hesabı yapılarak hazırlanmıştır. Kabul etmeliyiz ki hiçbir parti ve hükumet kendi tabanına zıt düşecek , veya seçimlerde en ufak bir oy kaybettirecek bir hara-kiri  kanun” çalışması yapmaz.

Acı  gerçek ise mevcut iktidara oy vermeyen yüzde ellinin durumudur. Son yirmi yılda –adı konmamış bir iç savaşta ölen 30bin vatandaşımızdır-… Ve tabi ki yok olma tehlikesindeki azınlığın azınlığı bizleriz ! Paketin ana hedefi , kendisine oy vermeyenleri isyan ettirmeden- ağızlarına bal çalarak- yatıştırma çabasıdır.

Gezi Parkı olayları , protestoların ne kadar hızlı ve yaygın olabileceğini ispat etmiştir. Küçücük bir çanak anten ile izlenebilen ücretsiz yüzlerce televizyon kanalları ve internet ortamındaki sosyal paylaşım siteleri eskisine nazaran çok daha hızlı bir haber akışı yaratmaktadır.  Irak, Libya, Tunus, Mısır , Suriye ve Yemen baskıcı rejim karşısında sonunda infilak etmiştir.

Bu paket bizim  azınlık taleplerimizi ne kadar karşılayacak, ona bakmamız lazım… Maalesef “Nefret suçu” medyada hemen her gün işleniyor… Daha Türkiye nefret suçunun ne olduğunu anlamış bile değil. Her ne kadar pakette , işlenen suçlar,  kişinin ırkı , dili , dini ile ilgili olursa cezaları ağırlaştırılacak deniliyorsa da henüz uygulamalardan çok uzağız… Ayrıca biliyoruz ki politize olmuş adalet sitemimizin hala çok güvenilir olmadığı ülkemizde , yeni uygulamaların hayata geçmesi hiç de kolay olmayacak..

Yüzlerce yıllık eski alışkanlıklar var. Daha kötüsü bizim de ezilmişlik ve de bunu kabullenmişlik hastalığımız var. Anadilde eğitim serbestisi geliyor ama bizim için çok geç. Sen yıllarca “Vatandaş Türkçe konuş” diye baskı kur. 60-70 sene sonra , istersen kendi anadilini de kullanabilirsin de… Hadi git işine demezler mi!

Doksanlı yıllarda ilk -8 yıllık ilköğretim yasası çıktığında-  güzelim ilk okulumuzu kapatmak zorunda kalmıştık. Kimse hayırdır , nedir probleminiz ,sizin için ne yapabiliriz, yüzyıllık okulu neden kapatıyorsunuz diye sormadı.

Türkiye’de ilk nüfus sayımı 1927 yapılmış. Bir ara internetten araştırmıştım , İzmir ve civar yerleşim yerlerinde 18bin Yahudi olduğumuzu tespit etmiştim.

1927’de bu yana Türkiye’nin nüfusu 5 misli arttı. Bizlerin nüfusu  100bine ulaşması gerekirken kritik noktanın altına düşme tehdidi ile hızlı bir şekilde azalıyoruz… Yaş ortalamamız  yüksek. Kayıplarımız ,doğumlardan kat kat yukarıda. Gerçi başbakanımız  her aileden en az üç çocuk istiyorum diyor ama bizim Yahudi çiftler pek kulak asmıyor… Başbakanımızın da bizleri kast etmediği kesin ! Gençlerden kiminle konuşsam “sen bir çocuğun kaça mal olduğunu biliyor musun” cevabını alıyorum.  Okumak için şehir dışına veya yurtdışına gidenlerden bazıları dönmüyorlar. İş bulamayanlar veya işi bozulanlar terk-i diyar ediyorlar.

İsrail’de 100bin kişi Türkçe konuşuyor. Ama neden göç ettiniz diye soran yok.


Geç gelen adalet adalet değildir…

Wednesday, 14 August 2013

MEMLEKET NERESİ

Antisemitizm ile ilk karşılaşmam üniversitede olmuştu.

Ne Saint-Joseph orta okulunda ne de Atatürk Lisesinde Yahudi olmamadan dolayı bir sıkıntı veya ayrıcalık yaşamadım.

Üniversitede yüz yirmi kişilik sınıfta , beraber dolaşan dört beş kişilik bir garip “aşırı milliyetçi” mi desem, “MHP sempatizanı” mı desem , delikanlılar vardı.

Aslında koskoca sınıfta selamlaştığım , arkadaşlık kurduğum insan sayısı onu geçmezdi. Sınıfta iki Yahudi idik. Bu aşırı milliyetçiler ise her ikimize de taciz edici bakışlar atar , yürürken üstümüze üstümüze gelirlerdi. Hır çıkartmak için bahane yaratma çabası içerisindeydiler. Ama üniversitede geçirdiğim dört yıl boyunca neyse ki bir hadise çıkmadı! Ne yalan söyleyeyim ben de bu insanların bulunduğu ortamlardan mümkün olduğu kadar uzak durdum. “Korkak Yahudi”nin anlamı bu ise ben öyleyim.

Bilirsiniz asker ocağına ilk gittiğinizde herkesin ilk sorusu : “Kardaş memleket neresi?”dir… Baba ocağından kopup geldiğiniz ve yüzlerce yepyeni insanla beraber yaşamaya başladığınız bir yerdir burası. Ben Tuzla Piyade Okuluna vardığımda şansıma 4. Bölük düştü. Boy sıralamasında benim önüme bir Tuncelili arkama ise  bir İstanbullu düştü.

Dört ay boyunca yatakhanede, koğuşta, dershanelerde ,yemekhanede ,eğitimlerde sürekli Tuncelili önümde İstanbullu arkamda idi.

Tuncelili ile tamamen ayrı dünyaların insanı idik. Tam bir kabalık ve görgüsüzlük abidesi idi. Ama arkamdaki İstanbullu ise tam bir beyefendi idi. Hayatımda ilk defa bir “tırnak fıçası”nı onda gördüm. Bir ay boyunca doğru dürüst yıkanamadığımız bir ortamda o her sabah hiç üşenmez tırnaklarının içleri temiz olsun diye lavaboda fırçalardı. Şahane bir çocuktu.

Yüz yirmi kişilik bölüğümüzde hemen her tipten insan vardı aslında. Televizyondan tanıdık Tansu Polatkan, hemen herkesin ilgi odağı gelir gelmez. Komutanımız aksi adamın biri idi. Ama takım komutanları asteğmenler  sığındığımız limanlardı. Sorunlarımıza ellerinden geldiğince çözüm üretiyorlardı.

Antisemitizm ile ikinci karşılaşmam da askerde oldu. Bölükte yine iki İzmirli Yahudi idik ve yine bir aşırı milliyetçi diyebileceğim üç-beş kendini bilmez vardı. Taciz edici bakışlar, taciz edici laf atmalar , denk geldiğinde üstüne üstüne gelmeler…Neydi bu adamların derdi , bugün bile anlamış değilim. Herhalde kavga çıkartıp bizi dövme hayalini kuruyorlardı . Bu insanlara da bulaşmamak için elimden geleni yaptım.

Hafta sonları , taburdaki dört İzmirli Yahudi her zaman beraber olduk . Otellerde beraber kaldık, beraber gezdik tozduk. Güzel arkadaşlıklar kurduğum insanlardan ziyade İzmirli ve de Yahudi olanlarla beraber olmak hepimizin tercihi oldu.

Asteğmen olduktan sonra Antakya’ya tayin oldum. Bir yılı aşkın kaldığım eğitim taburunda, yine antisemit bir kıdemli astsubay –mecbur olduğu halde- bana selam vermezdi. Üzerine gitmedim. Cahil ve çaresiz adamın biri idi aslında. Neyse ki başka bir hadise çıkmadan da askerliğimi tamamladım.

Hayatımda bir türlü kafamda çözemediğim konulardan birisi antisemitizmdir. Neden, dünyanın bazı yerlerinde, sadece Yahudi ırkına karşı bir nefret duyulur anlamak mümkün değil. Dünya üzerinde yaşayan herhalde yüzlerce –belki de binlerce- ırk var.  Neden bir anti-Yunan ,bir anti-Fransız veya bir anti-Alman olgusu oluşmamış da,  bir anti-Yahudi olgusu gelişmiş , -zor bir soru-. Tabi ki bu olgu çerçevesinde “günah keçisi” de olmuşuz zaman zaman. Yazılı tarih içerisinde uzun süreli ,etkin ve güçlü bir devletimiz olmamış. Buna karşı kültürel açıdan her zaman ön saflarda yer aldık.

Orta çağ İspanya’sında zamanın en yüksek medeniyetine katkıda bulunmuşuz. Sayısız bilim adamı ve teolog yetişmiş içimizden.

Son yüzyıl içerisindeki Yahudi asıllı Nobel ödüllü  bilim adamlarının sayısını, nüfusumuza oranlarsak sonuçlar şaşırtıcı biçimde çok yüksek çıkıyor. Bazı endüstri , ticaret ve bankacılık sektörlerinde hala birçok soydaşımız çok güzel işler beceriyorlar. Ama başkaları da beceriyor. Bizler kıskanılıyoruz desek, diğerleri neden kıskanılmıyor sorusu gelecek.

Her halükarda insanların yoğun bir “aidiyet” ihtiyacı vardır. İnsanlar, yaşamları boyunca ilişki ve dayanışma içerisinde bulunmak isteyecekleri , kendi düşünce yapısına  uygun insan gruplarıyla beraber hareket etmek arzusunu duyuyorlar.  Dinimiz , ırkımız , okulumuz, tuttuğumuz futbol takımımız ,yaşadığımız mahallemiz  , hemşehriliğimiz,  tuttuğumuz siyasi partimiz hep bizi bir guruba bağlıyor…

Askerdeki “kardaş memleket neresi” sorusu aslında bunun için soruluyor.

Avram Aji
14.08.2014